küçük anne...

 

........

on üçümde bıraktım kadınlığımı
çocukluğumun sefasını sürmeden
anlatmadan hikayelerimi...
çarşafa döktüler kanımı damla damla...
ağırlığıyla ezildim insanüstü güçlerin
babam sandım bakışlarını önce
sonra babam gibi sandım saç okşamalarını...
karanlık saatlerde boğuldum nefesiyle
annem diye sızladı dişlerim
hafif bir serinlikle boğdum seslerini...
bedenim küçük,
ellerim küçük,
kadın bile değilim ben daha
anne ol dediler bana...
evin damında kaldı hayallerim
dağ rüzgarlarında uçuyor yarınlarım...
elimde bir bebek
üstüme giydim günışığıyla anneliği
geceleri tecavüze uğruyorum her defasında

onüçüne basmamış bir kız çocuğuyum hala
annem gibi koklayamam ki yavrumu ben
saramam onu kollarımla...
 
                                    Arzellaa...

Yorum (1) Yorum yaz!

başım sizin...

 

al başımı
yüzüm emanet sana
tüm utangaçlığımla
ve asaletimle kavrulmuş emeğim
senin çorak sınırlarında şimdi...

al başımı
başım sana emanet...

sanığım düşlerimde
f tipine hapsolmuş tüm aykırılığımla
direncim koynumda...
alın başım sizin olsun
kalsın damarlarına üç isim işlenmiş naaşım...
emekse emek
aşksa aşk feda bu topraklara...
vazgeçtim yardan,vazgeçtim serden
verdim tüm pes edişlerimi
nurhak'da bir yamaç ardında yarınlarım...
yolcudur bu beden şimdi
susarak haykırdım kendi dilimden,
bıraktım başı dik bir yüz ardımda
dili türkü haykıran...

                           Arzellaa...

Yorum (yok) Yorum yaz!

An'ımsın

(hayat veren ırmağım,efsun'uma,dostuma...) 

sustum şimdi
sen de gel burukluğunla
yık,hükmet anına...
uzanmışım serinliğe
parmağımda kesiklerinin acısı
ölmeyi öğreniyorum yaşamaya hüküm için
kanadım işte.

ve an...
güzelliğinin adı
devredilen sorumluluklarımın ağırlığı
her şey an...
adına seni yüklediğim herşey.
sana gelişim mayıs rüzgarıyla
felçli bedenimle...
ve sarılışın
en kudretlisiyle.
gittiğin gün gibi
vapur sesiyle
hırçın,dönüşsüz...

o an nereye baksam yüzün,
o an senin ifadelerin
alkışlıyor evreni...

kıs sesini zamanın
seyret tüm hikayeleri
seni karaladım resim defterime
adını duy şimdi
o an seni yaşadığımı
ve öldüğümü sana doğru...
                                     Arzellaa...

Yorum (1) Yorum yaz!

kendine düşman ruhum...

 

başımı sallıyorum öne arkaya
ezber yapar gibi öksüzlüğümü
topuklarım sızlıyor
kilometrelerce yol arşınlamışım
sevdadan, karanlıktan...
gizimde ne varsa kalakalmış
dehlizimde...
sözümü çalmış haylaz bir ateş
düne yanmış sanki...

rind olmuşum meclisinde
kara lekeye vurulmuş gözlerim
sahraya vurup kendini vücudum
takılıp kalmış ruhuma...

dünlerin acısı, yarınların kaygısı
ağır geliyor
gamı, kederi yaşamak sancısı
çarpıyor yüzüme...

saklıyorum yaralı ellerimi
kimse görmesin
dokunmasın diye
sızlamasın diye dilimi bağlıyorum
susuşlara karışıyor çığlıklarım

ne rahneler açmış ruhumda
ne karanlıklara hüküm sürmüş
yağmalanmış...
ilmik ilmik boğazımda düğüm
çözmek istiyor öpülesi eller
kırıyorum an geçtikçe...

yeni bir ağıt doladım benliğime
her tınısını acıyla karşılıyor
ruhum...
sonra hüzün oluyorum
eylüle yayıyorum sararmış yapraklarımı
doğmamış çocuklarımı öldürüyorum zihnimde
sanki yarın hiç olmayacak gibi...

bağışlamıyor...
özümü söndürüyorum bir damla ihanetle
yıkıyorum iyi olan ne varsa
sövüyorum geçmişe...

 

                                  Arzellaa...

Yorum (yok) Yorum yaz!

adam ve kadın

 

adam sakince başını sağa çevirerek
sigarasından derin bir nefes çekti...
kadın gözlerini mühürlemişti
adamın yüzündeki her bir çizgiye...
biten birşeyleri arıyordu gözleri
dolu dolu...
adam çok alışılmış bir şey gibi
gözlerini kaçırıyordu korkakça...
hesapsız,anlamsız...
kadın derin bir iç çekti,
adam sigarasından nefes...
kadın adamın nefesini çekiyordu içine
belki de son kez diyordu içinden,
bu belki de son nefesini duyuşum...
adam yine susuyordu
yalnızca sabit bir noktaya bakmak yetiyordu onun için.
kadın derin bir iç çekti...
'bittik demek' dedi içinden bir ses.
yoldan geçen arabalar,annesinin eteğini çeken kız çocuğu
hatta garson bile daha ilgi çekici olmuştu adam için.
söyleyecek bir şey bulamıyordu
bir anda sevgi bitimi nasıl masum halde ifade edilirdi ki?
üstelik adam artık başkasını seviyordu...
bunu kadına nasıl pembelikler içinde sunabilirdi.
sen bana artık yetmiyorsun...
seni sevdim sanmışım...
ya da en güzeli
bitmesi gerek...
sana layık değilim,seni üzüyorum hep,
sorunlarımı çözmem gerek diyerek bitirmekti
kırmak istemiyordu kadını...
kadın aradan geçen onca zaman sonunda
biten birşeylere kederlendi...
emekler,beklemeler,adam için her şeyi göze almalar...
bir an yıllar öncesine gitti bilinci...adam gibi o da terk etti mekanı...
her şey ne güzeldi ilk günlerde.
nasıl değişti bu adam? dedi içinden
eksik kalan neydi?
ya da bunca zaman sonra mı fark etti?
kadın biliyordu diğer kadını...
duymuştu ama inanmak istemedi
sevdiği adamdan duymak istedi...
bekledi sadece...
sebebsiz ihmaller,aramamalar başladı önce
adam caydırma yöntemine başlamıştı
kadın zaman vermek istedi
seviyordu
nasıl bu kadar çabuk vazgeçebilir ki...
kadın adamın suskunluğuna daha fazla dayanamadı
bitmişti işte
yalanlar duymak istemedi artık
doğrularla ıslanmak istiyordu...
vazgeçti yıllardır doyamadığı yüze bakmaktan...
titreyerek ayağa kalktı,
dur desin istiyordu,gitme desin
o an yalanlar söylesin istiyordu
gitme...
adam kadının kolunu tuttu
çok kararlı sıkmıştı,kadının canını acıtarak.
kadının içi titredi.
ilk elini tuttuğu anı yaşadı tekrar tekrar...
içinde yeşerttiği çiçeklerle yüzüne döndü adamın,
bir daha hiç vazgeçmemek adına
adamın titrek sesi böldü düşüncelerini
'dostça bitsin,yaşadıklarımıza saygı duyalım'
kadının içinde kırılan birşeyin sesi yankılandı
içine battı kırılanlar...
adamın yüzüne doya doya baktı.
adamın ağzından kararlılıkla süzülmüştü bu cümle,
geri dönülmezliği haykırarak...
sustu.
cılız bir sesle;
'peki.senin istediğin gibi olsun'dedi sadece.
hızla döndü
uzaklaşmak,kaçmak istiyordu.
yürürken hıçkırdı
ama engel oldu gözyaşlarına
daha ağlayacak çok zamanı olacaktı.
adam kalktığı koltuğa çöktü
duyarsızca...
sigarasını söndürürken kalan küllere bakıyordu,
kendi rüzgarıyla savurduklarını görmeden...
 
                                                  Arzellaa...

Yorum (1) Yorum yaz!

çocukluğum

 

çocukluğumu arıyorum annem kokulu

hırçın,yaramaz,ağlamaklı çocukluğum...

zaman zaman ruhumu satıp çamurlara bulandığım

akşamında kaynar sularla haşlandığım...

gökteki uçurtmalarda ellerim

avuçlarımla gücüm yettikçe çekiyorum

kısalıyor ipler...

annem diye sızlıyor dişlerim

biçare kalıyorum iki yanı ıslak yanaklarımla

çirkin bir yüz oluyor aynalarda suretim

kaybolan çocukluğumu arıyorum

pamuk şeker için ıslattığım yüzümü,

ve alnında sadece süt lekesi olan...

Yorum (2) Yorum yaz!

dün gibi agır omuzlarımda yarınlar...

 

 

kent vurgunu umutlarım
çamurdan çıkarıyorum  kirli,parça parça
ihanete sürgün geliyor yeminlerin
kanatıyorsun damarlarımı en derinlere inerek
kendi resmini arıyorsun hoyratça...
 
yoruldu bileklerim
saklıyorum her bir seni
gelecek mermiden koruyorum
intiharını kazıyorum yarınlardan...
 
kime mülteci olsam senden bir yüz çıkıyor
zülflerimin arkasında gözlerim
bakıyorum bozgundan korkarcasına
yine ıskaladın hayatı
yine gömdüm senli benli bütün hikayeleri...
sonra yüzünü arıyorum
sahafçılarda...
sığınak ararsın avuç içine
sığdırırsın köklü dünlerini iki satıra...

 

binalar yüksek,devrik bakışlarımda
ibadetten yoksun yaşanılmışlıklara
talan edilmiş,tecavüze uğramış aşkları...
ne yeşil denizler
ne mavi soluğumuz
gri puslu bir kıyamet kazımış tırnaklarıyla
sorguladığımız felsefesik anlamlara inat
daha alelade yaşıyoruz sözde pişmanlıklarımızı...

 

acizliğimi yaşıyorum körpe ellerin yanında
bir çift göz düne takılıp kalıyor
adına nergis verdiğin...
yitiriyorum damarlarımdaki kokunu
teslim ediyor düşlerim seni yabancı kollara
içgüdüsel bir sanatı devraldı düşlerim
sana bakmıyor,öykülerini silerken
koyu bir ter sarıyor bedenimi...

 

bitiyorum işte
yenik dünlerim ve sen
sen ki dünde kalan
dünlerim ki içinde yalnız seni barındıran
şimdi damarlarımda ilmik ilmik
intaharı bekliyor yarınlarım,
kutsanmış bir ışık suretiyle...
 
                                       Arzellaa...

Yorum (2) Yorum yaz!

yoklugun-da- sen

 

kaskatı sol yanım,
kurumuş kirpiklerimle açıyorum güne gözlerimi
demliyorum sevdamı acımasızlıgına dogru
yine yokluğunu içiyorum sabah çayında...
bütün tanımlardan azad olmuş 
yeni bir yokluk kurdum kendime
söz cambazına döndü dilim
cümbüşler ortasında kuruttum düşlerimi
ihanetlerimi bıraktım
kimsesiz bir dağ yamacından intihar buyrugu koydum geçmişime
senin uğruna...
uğultulu rüzgarlarla ürker oldum kaderimden...
her yanım bir enkaz
her bir yanım yetimlige sürgün...
her çan sedasında ruhuma giriyor ezgilerle sesin
öyle hoyrat,öyle kararlı...
vakit bu kadar mı geç kaldı sana?
bütün benzetmelere küskün mü şimdi yüzün?

bir muamma kaldı senden gayrı
savrulurken ayrı diyarlara
cesetlerim geliyor gözlerimin önüne bir bir
her karede acımasız cinayetler işliyorsun
ellerinle,saçlarınla,duruşunla...
bir yerde saçların dolanmış boğazıma,
bir yerde göğsümde koca bir delik,
sakince uzaklaşıyorsun avucundaki kanla...
ah bir bilsen...
bu beden,
kalbi olmadan da nasıl tutkulu sana...

                                                      Arzellaa...

 

Yorum (1) Yorum yaz!

vay canına kenan evren!!!

              



Vay canına Kenan Evren!



Dünyanın neresinde, demokrasiyi kesintiye uğratan, gencecik çocukları "Asmayalım da besleyelim mi?" diyerek idama yollayan, binlerce kadının ve erkeğin insanlık onurunu hiçe sayıp işkence odalarında yaşamlarına el koyan, ülkeyi resmen satan bir cuntanın lideri hâlâ konuşabilir ve yalakaları, çok satan gazetelerde ona methiye yazabilir?.. Gerçekten böyle bir ülke var mı, bilen bana söylesin.

Artık hiçbir gazeteyi ne görmek ne okumak istiyorum; örneğin, Can Dündar, Ece Temelkuran, Güngör Uras, Meral Tamer ve Hasan Pulur için aldığım Milliyet gazetesinin pazar günkü manşeti beni dehşete düşürdü:

"Evren Paşa bana telefon etti." Paşaları kime telefon etmiş, tabii Türkiye'yi yönettiğini sananlardan birine, Hasan Cemal'e. Milliyet'in yayın yönetmeni Sedat Ergin, ne güzel gazete yapıyordun sen, her haberinin ses getirdiği bir gazeteye doğru yol almıştın, şimdi bu yol kazası neden? Senin yüreğine güvenirim, bu nedenle sana kendimin de yaşadığı bazı 12 Eylül hikâyeleri anlatacağım, trompet çalan birine bir armağan.

12 Eylül olmuştu.. işkenceler, ölümler birbirini takip ediyordu ve o günlerde Kenan Evren en meşhur konuşmalarından birini Fatsa'da yaptı; birtakım sinemacıların halkı tahrik eden,

onları devlet düşmanı yapan filmler yaptığını söyledi. Ertesi gün de yönetmen Ali Özgentürk, çektiği "AT" filminin montajını yaparken tutuklandı ve idam istemiyle, o zamanlar bir tutukevine çevrilen Davutpaşa Kışlası'na gönderildi.

O zamanlar kızımız Dünya beş yaşındaydı. Anaokuluna gidiyordu. Yaşı küçük, aman görmesin, duymasın, bilmesin demedim; hemen her görüş gününe Dünya'yı da götürdüm. O beş yaşındaki Dünyacık, benim görüş için ne kadar çok kâğıt imzaladığımı belleğinin bir yerine yazmış. Bir gün anaokulundan eve bir telefon geldi. Telefon eden yönetici ağlıyordu, Dünya onu çok seven ilk aşkı Onur'u da örgütleyip anaokulunun idare odasına girmiş ve ne kadar resmi kâğıt varsa hepsini küçücük parçalar haline gelene kadar kesmiş.

Donup kalmıştım.

Geçelim başka bir hikâyeye. Adı bende saklı, o zamanlar gencecik bir kadın olan arkadaşım, eşiyle birlikte tutuklanmıştı. Daha doğrusu kadın arkadaşımı, kocasını konuşturmak için özellikle tutuklamışlardı. Çünkü öylesine bir işkence biçimi bulmuşlardı ki, bunu yaşayan mutlaka konuşur ya da polisin istediği biçimde ifade verirdi.

Bu işkence biçiminde kadınla erkek aynı odaya alınır ve erkeğin gözü önünde kadına tecavüz edilirdi. Arkadaşım ve kocası böyle bir işkenceyi yaşadılar, arkadaşım arka arkaya tecavüze uğradı ve kocası acının en derin yaralarını aldı.

Yıllar sonra arkadaşınım kocası dışarı çıktığında yeni bir hayat kuramadılar. Çünkü en mahrem biçimde yaralanmışlardı. Arkadaşımın kocası kendini yedi katlı bir apartmanın balkonundan attı. O sırada Evren Paşa dediğiniz o adam Sibel Can'ın tombul kalçasını tuvale geçirmeye çalışıyordu ve ülkenin hâlâ devlet eliyle beslenen en zengin, milli burjuvaları, bu tabloyu satın alabilmek içine kuyruğa girmişlerdi.

Geçelim başka bir hikâyeye., genç kadını, iki kediyle birlikte bir çuvalın içine koydular. Çuvalın ağzını bir güzel kapadılar ve ardından sopalarla çuvala saldırdılar. Her sopa vuruşta kediler genç kadına saldırdılar ve o bir tırmık darbesiyle gözünün birini yitirdi, çuvalı açtıklarında iki kedi ölmüştü ve genç kadın baygındı, günler sonra kendine geldi. Şimdi yaptığı tek bir iş var, yaşadığı mahallenin kedilerini beslemek...

Sedat, başka bir hikâyeye geçeyim mi?.. Ölümlerden, Almanya'da eroin parası için dilenen bir zamanlar bu ülkenin sürgüne zorlanan güzel insanlarından söz edeyim mi?..

Benim yüreğim daha fazlasını kaldıramıyor., daha doğrusu, bu Kenan Evren yağcılığını kaldıramıyor. Lanet olsun!

 

 


                                                               cumhuriyet-ışıl özgentürk

Yorum (yok) Yorum yaz!

bejan matur

         

 

            DÜNYADA OLMAK ACIDIR, ÖĞRENDİM. 


  Yeryüzündeki tüm kızıl taşlara
  Tanrının kanı sürülmüştür.
  Bu yüzden kızıl taşlar
  Çocukluğumuzu öğretir.
  Tanrı, biz çocukken,
  Yanımızda dolaşır.
  Küpemize dokunur
  Ve kolyemize.
  Pabuçlarımıza ve kurdelamızın
  Kızçocuk olmak kıvrımına girer
  Saklanır.

      Kızıl bir elbise ve yatak almalıyım,
      Kızıl bir yüzük,
      Ve lamba.
      O zaman olmalı ki,
      Annenin zamanı başlar ve tükenir. 

  Beklemeyi bilen kan, 
  Taş olmayı da bilir. 
  Dünyada olmak acıdır. Öğrendim.

       Kızıl karanlık
       Mavi karanlık
       Ve başlangıç
       Bir anlamı olmalı ki bunların,
       Bırakmaz bizi annemiz ve tanrımız. 

                                           Bejan MATUR

Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »